Sonuncu ve Birinci Yeniçeriler
bekdasikodu.org

Tebliğler

İfşaat

Mektuplar

Saklı Tarih Arşivi

Yayınlar

Dava Belgeleri

Haber - Yorum

Cevaplar

Bekdaşi Kodu - bekdasikodu.org - Türk olmak adam olmak demektir.


Türk Olmak Adam Olmak Demektir.
back email yaz

Savunma II


İst. Anadolu 51.Asliye Ceza Mahkemesi Başkanlığına…

İddianameye konulmuş bulunan “Twitt”lerden bir kısmı bana aittir. Ben “sosyal medya”ya, münâsebetsiz ve hakâretâmiz tepkilere uyum sağlayabilmek için, genellikle içkili haldeyken girmekteyim; ki bu yüzden, benim de ağzım zaman zaman bozulmaktadır. Ancak, “duygu ve düşüncelerimi dostlarla (takipçilerimle) paylaşmak” anlamındaki bu “twitt”lerimin, takipçim olmadan gizlice (hırsızca) okuyanları ilgilendirmemesi gerekir. Kaldı ki, benden şikâyetçi olan şahıslara (Recep Tayyip Erdoğan ile Hulûsî Akar’a) karşı kullanmış olduğum hakâretâmiz ifadeler, onların spesifik kişilikleriyle de ilgili değildir; öne çıkardıkları, hatta empoze etmeye çalıştıkları “zümrevî (dinî) kimlik”lerine mâtuftur. Zira sözkonusu şahısların, bulundukları Devlet mevkileri, -Anayasa’da da kaydedildiği gibi- bir zümreye tâbî olmamalarını gerektirmektedir; ki dolayısile de, onların sergiledikleri dinî tavırlar, kendi zümrelerinden olmayan insanlar üzerinde ağır tahrik, hatta suça azmettirme provokasyonu anlamına gelmektedir. Ama buna rağmen, sözkonusu kişiler, benim indimde -Anayasa’ya karşı sorumlu olsalar dahî- aldıkları eğitim ve inançları muvâcehesinde mâzur sayılabilirler; ve dolayısile de, benim onların –spesifik- kişiliklerini hedef almam sözkonusu değildir. Zira kendileri, aldıkları eğitim vâsıtasıyla, “Allah” diye bir mit (hayâlî put) bulunduğuna, ve bütün insanların da ona ibâdetle (tapınmakla) yükümlü olduğuna inandırılmışlardır. Ama bununla birlikte, kendileri, fikir özgürlüğünün popülizm (halk dalkavukluğu) olarak anlaşıldığı ve “kitlesel hipnoz” şeklindeki politik ve dinsel etkinliklerin, fikrî neşriyât sayıldığı ülkemizde, bilimsel fikirlerle tanışmaya imkân ve fırsat da bulamamışlardır. Oysa ben, daha üniversitedeki ikinci yılımda, hocam Ord.Prof.Dr.CAHİT ARF’ın yönlendirmesiye girmiş olduğum düşünce parkurunda, yaklaşık 57 yıldır Matematiksel Mantık üzerine kafa yormaktayım. Ve de tüm tarihî devirlerde geçerli doktrinlerin (ve dinlerin) dayandığı Aristo Mantığı’nı rafa kaldıran Matematiksel Mantık prensiplerinin, 19. Asrı, 20. Asra bağlayan yıllarda vaz edildiğini –zamanında- öğrenmekle birlikte, bundan 30 yıl önce de, dinlerin tarihî (mahalli ve geçici) düşünce kategorileri olduğunu açıkça ortaya koyan Diyalektik Antropoloji teorisini keşfetmiş bulunmaktayım. Matematiksel Mantık ürünü olan bu teoriden de açıkça anlaşılmaktadır ki, bugün artık hiç kimse, tüm insanların ortak dogmalara sahip olduğu (yani dindar olduğu veya olması gerektiği) varsayımından hareketle politika yapamaz, ve hukuk düzenleyemez. Zira, tüm insanlığa şâmil mutlak (değişmez) bir sıradışı varlık (Allah mitosu), tanımsız ve akıl dışı’dır; ve dolayısile de, her –muktedir- zorbanın kafasına göre yorumlayacağı, ve uğruna yaptığı her sahtekârlığı (yalanı,dolanı) mubah sayacağı bir fesat kaynağıdır. Nitekim, başımıza gelen –son- menfûr “15 Temmuz 2016” olayı da, yıllarca fokur fokur kaynatılmış olan “dinsel fitne-fesat” kazanının, en yüksek dereceden patlak vermesidir aslında… Bu dinsel fesat olayını, –kahramanlar ve cadılar yaratmak sûretiyle- rasyonalize etmeye veya aklî göstermeye çalışmanın ise, tüm insanları serseme çevirecek bir “katmerli fesat” çıkaracağı (çıkarmakta olduğu) da, gâyet açıktır.

Daha önce, 67.Asliye Ceza mahkemesinde açılan dâvaya savunma olarak hazırlamış bulunduğum, “57 yıllık bilimsel çalışmamın özeti”ni, ek’te sunuyorum… Şayet mahkemeniz, bu çalışmamı “deli saçması” görüyorsa, cezai ehliyetimin olmadığına hükmederek yargılamayı sonlandırmalıdır. Yok eğer bu çalışmamın subjektif unsurlar taşımadığını (bilimsel olduğunu) taktir ediyorsa, o zaman da, şikâyetçi şahısların (ve benzerlerinin) ergeç, kafalarındaki dogmaları veya bulundukları mevkileri boşaltmak zorunda kalacaklarını düşünerek ( ön görerek) beraatime karar vermelidir; arz ederim…

İmza: Ali Ergin Güran Tarih: 26/10/2017


----------------------------------------------------------------


Güran'ı Savunmak


T.C. İSTANBUL, BÖLGE ADLİYE MAHKEMESİ,2. CEZA DAİRESİ BAŞKANLIĞINA…

DOSYA NO: 2018/1031 esas

Müvekkilim Ali Ergin Güran, objektif (bilimsel veya belgesel) tenkitlere açık olmak üzere, bana bildirmiştir ki, kendisi, Antropoloji’nin diyalektik mantığını keşfetmiş, ve dolayısile de insanların sâdece iş (mal ve hizmet üretimi) varlığı ve potansiyeliyle ölçülmeye (yani Kapitalizm’e) mahkûm olmadıklarını ispatlamış –Dünya çapında- seçkin bir bilim adamıdır. Zira klasik Antropoloji, insanımsıların “deneme-yanılma” metoduyla öğrenip bilinçlenerek –lineer bir süreçte- geliştiğini var sayarken, Ali Ergin Güran, bir kaos ânında, muhtemelen şok edici bir doğal etken neticesinde, ritmik (titrek) davranışlar göstermeye mecbur kalmış primatların, bu davranışlarının, giderek meleke kesbetmesiyle insanlaştıklarını, ve böylece de, kültür ve zihniyetlerini, melekelerinin olgunlaştığı “tarihî”, ve matematiksel mantıkla düşünebildikleri “tarih sonrası” bilinç aşamalarında inkâr (negasyon) ederek geliştiğini ve gelişeceğini ortaya koymuştur. Yani beslenme ve çiftleşmeyle ilgili Tabu’ların hüküm sürdüğü “tarih öncesi” zonun, sayma(ritm) ve sıralama melekelerinin olgunlaşmasıyla ateşi kullanma ve –görülen şekillerin hatlarına paralel- çizgi çizebilme (resim) becerileri edinilerek girilen “tarihî devirler”de dinî doktrinlerle inkâr edildiğini, ve şimdi de, “tarih öncesi”nin keşfiyle geçilmekte olan “tarih sonrası” sentezinde, dinlerin inkâr (negasyon) edileceğini… Ve böylece “Tanrı” kavramının da, istismar aracı mitos (kişilik) olmaktan çıkarılarak, -ateizm, deizm gibi reaksiyoner akımları, ve değişik tanımlamalardan kaynaklanan bölünmeleri önlemek üzere- başlangıçtaki gibi, “ritmik rezonanstan mütevellid birlik hissi (rûhu)” anlamında bir mevhûma döndürüleceğini açıklamıştır… Kaldı ki, “deneme-yanılma” metoduyla refleksler (beceriler) kazanarak yaşamını sürdüren hiçbir hayvanın, “sayı” ve “zaman” mevhûmuna, zamanlama(ateşi kullanma) yetisine ve “ölçü” kavramına sahip olamadığını, dolayısile müzik, sanat ve bilim yapamadığını, çünki bu mevhum, kavram ve yetilerin ancak, “ritm melekesi” ile kazanılabileceğini de göstermiştir Ali Ergin Güran… Yani Ali Ergin Güran’a göre insan(lık), sayma (ritm) ve sıralama melekeleri (yani akıl) sâyesinde devamlı bilinçlenen –rûhî- yapısıyla, bilincini cansız maddeye aktarma aşamasında, hayvanlığın “munkariz olma” mahkûmiyetinden de kurtularak “transandant bilinç (Tanrı)” olma rotasında ilerleyen “Tanrısal tezâhür” şeklinde açıklanabilecektir artık… Ve dolayısile, “tarihî devirler” başında, “melekeleri muhtel” insanları ehlî hayvanlar gibi üretip çalıştırmak üzere uydurulmuş, insandan ayrı bir “tapınç(itaat) mercii” olan “Allah” mitosuna da, kapitalistlerin –paradoksal ideolojileri mûcibince- hak verdikleri “kıyamet” senaryolarına da gerek kalmayacaktır; melekeleri güçlü gerçek seçkinlerin ayıklanıp öne çıkarılması, ve “gerzek” doğumlarının önlenmesiyle…

Düşünce hayatına matematikle başlayan müvekkilimin Antropoloji’ye ilgi duyması, 1960’lı yıllarda üniversitelerimizde, “kayırma-yaranma” ilişkileri ve “intihâl (bilgi hırsızlığı)” şekillerinde başlayan yozlaşma yüzünden vukû bulmuş, ve hatta bu yozlaşma, onun –parlak bir şekilde başladığı- akademik kariyerinden vaz geçmesine de sebep olmuştur. Ama bu vaz geçiş, matematikten soğuma ve kopma şeklinde değil, matematiğin antropolojiyle ( yani düşüncenin davranışlarla) olan irtibâtını arama şeklinde tezâhür etmiştir; hocası Cahit Arf’ın sevk etmiş olduğu yoldan… Yoksa Ali Ergin Güran’ın matematik branşındaki -kısa süren- akademik hayatı bile, örtbas edilmiş birçok başarıyla doludur: Mesela müvekkilim, daha 20 yaşında İst. Üniversitesi’nde bir lisans talebesiyken, hocası Ord.Prof.Dr. Cahit Arf onu, gerek kendisini asiste etmesi isteğiyle yanına çağırması, gerekse makam odasını ve kütüpanesini bu parlak öğrencisine açması şeklinde olsun, pek onöre etmiştir; hocalara da şâmil olmak üzere, Matematiksel Mantık konusunda ortaya attığı bir “konjoktür” problemine, Ali Ergin Güran’ın verdiği cevabı mükemmel bulduğu ve çok taktir ettiği için… İki yıl sonra Ege Üniversitesi’ne, Almanya’dan yeni gelmiş bulunan Masatoşi İkeda’yı asiste etmek üzere gittiğinde de, bu Dünya çapında değerli (bilâhire Prof.) matematikçinin taktir ve “teşekkür”üne mazhar olmuştur… Birbuçuk yıl kadar sonra da, İkeda’nın tensîbiyle, Fen-Edebiyat Fakültesi dekanı Prof.Dr.Cengiz Uluçay’ın asistanı olarak, Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ne intikal etmiştir… 1963-64 ders yılında, Cengiz Uluçay’ın fonksiyonlar teorisi üzerine verdiği bir “doktora dersi”nden, -ilk girişte- A derece ile geçmiştir; diğer rutin öğretim görevlerinin yanı sıra… Üstelik, aynı yıl içinde, -ünlü politikacı- Erdal İnönü’nün profesörlük tezine de, tamamlayıcı bir katkı yapmıştır; Kuantum Fiziği’nde İnönü’nün, kendine has (özgün) bir şekilde tertiplemiş olduğu “S-Matrix”in, determinantını çıkarmak sûretiyle… Kuantum Teorisi’ndeki sonsuz dizilerden müteşekkil olan bu sonsuz matriksin determinantı, sayısal değerlerin elde edilmesini sağlayan öyle özgün bir rekürsiyon formülü ortaya koymuş ki, işte müvekkilim, –kendi adıyla anılabilecek- böyle bir formülü hediye etmiş Erdal İnönü’ye… Daha doğrusu, formülünü dolaylı yollardan ele geçirerek, tezinde –kaynak kişi belirtmeden- kullanmasına göz yummuş; gerçeği, ODTÜ’den ayrıldıktan çok sonra, aynı çalışmanın içinde yer almış olan –Macar teorik fizikçi- Dr. İmre’den öğrendiği için… 1964 baharında –Amerikan bayraklarının asılıp asılmaması tartışmasıyla- patlak veren politik çalkantı sonucunda, ODTÜ’ye Amerikan bayraklarının asılmamasını isteyen büyük bir çoğunluğun önderi konumuna gelen Cengiz Uluçay, iğrenç bir siyasi komplo neticesinde istifa etmek zorunda kalmış. Ondan sonra dekanlığa vekâleten atanan Erdal İnönü, kendisini tebrike gelmesi için müvekkilime defalarca telkinci (özel sekreterini) göndermiş, ama müvekkilimden de, “benimle çalışmak istiyorsa, çağırsın gideyim, ve o arada da –Dekan’lığını- tebrik edeyim” cevabını almıştır; yani, “siyasi entrikalarla mağdur edilmiş olan hocamın yerine geçen birine, -biat eder gibi- re’sen tebrike gidemem” anlamında… Erdal İnönü’den bir haber gelmeyince, istifa ederek askere giden müvekkilim Ali Ergin Güran, kıta hizmetine çıktığında, Heybeliada Deniz Harbokulu’ndan yapılan istek üzerine, 1965-66 ders yılında, harbokulları tarihinde ilk defa Matriks Teori dersini vermiştir; sâdece teğmenlere, seçmeli ders olarak… Kaldı ki, verdiği dersin notlarından da, orijinal bir “ders kitabı” tertiplemiştir… Askerlikten sonra, İst.Üniversitesi’ne, bir “lisans üstü” derecesi almak üzere müracaat etmiş, ama, -Doç.Dr. Orhan Ş.İçen (bilâhire Prof.) ile yaptığı anlaşma mûcibince, tek bir seminer ile bu “kariyer”i edinecekken- Cahit Arf’ın kürsüsüne doçent olarak vekâlet eden bu kişiyle, matematiksel mantık (ve eğitim tarzı) üzerinde ihtilâfa düşerek akademik hayatına son vermiştir. Zira, matematikteki temel varsayımların (aksiyom veya prensiplerin), çoğunluğun oylarıyla belirlenebileceğine, yani dışımızda –herkesin apaçık görüp idrak edebileceği- mutlak bir gerçeklik olduğuna inanan Orhan İçen’in kafası, Aristo Mantığı ile ma’lûl imiş; Ali Ergin Güran’ın tahammül edemeyeceği bir şekilde… Ki zaten üniversiteler de, bu kafaya göre forme ediliyor, ve medreseleşiyormuş; daha o sıralarda… Ve onun için de bugün, Aristo Mantığı’nın paradoksallığını anlayan ve ifade edebilen hiçbir akademisyen kalmamış Türkiye’de…

Müvekkilim Ali Ergin Güran aynı zamanda, dinî ritüellere bir “ecdât geleneği” olarak saygı duysalar da, “Allah” mitosu dahil, tüm dogmaları –fikren- sorgulayıp tartışabilen, ve bu meyanda “Allah-İnsan” dualitesine değil, “vahdet-i vücud” felsefesine inanan Bekdaşî’lerin (dolayısile mutasavvıfların) son temsilcisidir. Zira kendisi, Yavuz Sultan Selim’in ve Surre Alayı’nın imamı, ve de Kânûnî Sultan Süleyman’ın hocası İmam-ı Sultan Mevlâna Bekdaş Hazretleri’nin sahih evlâdından olup, 1534 tarihli vakfının da son mütevellisidir. Hâliyle de müvekkilim, son (yoz) Osmanlı’nın, tarihimiz üzerinde yaptığı (Ahmet Cevdet Paşa gibi bendegânına yaptırdığı), -ve onları takip eden Cumhuriyetçilerin de göz yumduğu- tahrifâtı tashih edebilecek, yaşayan tek yetkin kişi olmaktadır. Çünki Ali Ergin Güran, hem “1826” ihânetini müteakip yaşanan –yaklaşık- 140 yıl zarfında, Bekdaşî damgası taşıyan eserlerin Istanbul’dan nasıl tedricen(sinsice) kazındığını yakînen bilmekte, hem de Bekdaşîyân fikriyâtına bihakkın vâkıf bulunmaktadır. Üstelik kendisi, 1826’dan sonra bâtın’a girmiş olan Bekdaşîyân izlerini ve fikriyâtını, insanlığın geleceğini aydınlatacak, -ve Bekdaşiyân zihniyetine tetâbuk edecek- bilimsel keşifler tamamlanıncaya kadar, bir “sır” olarak saklaması gerektiği, aksi taktirde, son (satılmış) Osmanlı’nın, “galat-ı meşhur” olarak bugünki vahim sonuçları doğuran uyduruk tarihinin (enkâzının) altında kalacağı husûsunda, -“Demirağlar” projesinin ilk murâkıbı, ve bu hususta 7 kitap yazmış baş teorisyeni olan- babası (Yük.İnş.Müh. M. Orhan Güran) tarafından uyarılmış, ve de bu uyarıya bihakkın uymuş, seçkin bir tarihî kişiliktir. Onun içindir ki, babasının ölümünden beş yıl sonra (1985’te), Diyalektik Antropoloji’yi ikmâl etmesini müteakiben, müvekkilim, ataları olan Bekdaşî büyüklerini, eserlerini ve fikriyâtını ortaya çıkarmak ve tanıtmak için çalışmaya başlayabilmiştir. Ve böylece de, vardıkları “kavl-i karar” gereğince, 1840’larda, Müşir Osman Paşa’nın zehirlenmesini müteakip kundaklanan –ikâmetgâhı- Kuzguncuk Palas (Sulu Saray) vakasıyla başlayıp, bir sürü eserin yakılıp yıkılması ve gasp edilmesinden sonra, Adnan Menderes’in yürüttüğü “îmar” işleri çerçevesinde, 1954 yılında, Eyüp’teki İmam-ı Sultan Mevlâna Bekdaş Hazretleri türbesinin ortadan kaldırılmasına kadar geçen Vandalizm sürecinde tepki vermeyen Bekdaşiyân’ın, müvekkilimin açıklamalarıyla ortaya çıkan fikriyâtı, “tarih”imizi tashih etmeye ve herkesi şaşırtmaya başlamıştır. Gerçekten de Bekdaşiyân’ın sağduyusu ve metâneti şaşırtıcı boyutlardadır; zira son kalan, Eyüp’teki Bekdaşi dergâhının (Âgâh Efendi Dergâhı), 1960’larda sinsice (kânûni hilelerle) Nakşibendî nâm taifeye devredilmesine bile sessiz kalmışlardır. Oysa Âgâh Efendi Dergâhı haziresinde, İmam-ı Sultan Vakfı’nın mütevellileri medfûndur, ve müvekkilimin de oraya gömülme hakkı vardır; Bakanlar Kurulu’nca da benimsenmiş olan ictihat mûcibince…

Müvekkilim Ali Ergin Güran çalışmalarında, atalarımız tarafından yapılan Anadolu Fütuhâtı’nın, -fuzûlî yayıldığımız yerlerden geri dönen göçmenlerin ve ırkçıların anladığı gibi- cengâver Müslüman Türklerin yaptığı bir işgâl harekâtı olmadığını, zira ilk uygarlıkları yaratmış olan insanlığın “varoluş dinamizmi” ile gerçekleştirildiğini de ortaya koymuştur. Bu da demektir ki, Bizans İmparatorluğu’nun fethi, aslında insanlığın dirilişi veya yeniden doğuşu anlamına geldiği için, her zaman insanlığa örnek teşkil edecek biçimde güncellenebilir. Yani insanlığın doğuşundan (ateşin kullanımı öncesi’nden) gelen, “ritm melekesi”ne dayalı insanlaşma dinamizmi, nasıl ilk uygarlıklarda “inisiyasyon” seçilimi usûlleriyle aktive edilmişse, fatihân atalarımızın tesis etmiş olduğu, seyfîyûn, şurbîyûn ve kavlîyûn kollarından müteşekkil Fütüvvet teşkilâtında da –yerli halkların katılımıyla- benzer şekilde, “kademli”, “şerbetli” gibi seçilim usûlleriyle geçerli kılınmıştır; Dânişmendiye mahrecli olarak… İşte Anadolu’nun gerçek fethi, ırksal (töresel) ve dinsel ahlâk anlayışlarının çok fevkinde, liyâkatı (inisiyasyon seçilimini) esas alan böyle bir ahlâk anlayışının tesisi ile, halkların evrensel (rûhî) birliği ve bütünlüğü sağlanarak yapılmıştır aslında… Bu durum, Ali Ergin Güran tarafından serdedilen Diyalektik Antropoloji teorisinin, aslında fâtihân atalarımızdan gelme bir ilham ve iz’anla ortaya çıktığını, dolayısile kendisinin, –Hânedan subjektivitesiyle- tahrif edilmiş tarihimizi de düzeltecek bir kapasiteye sahip olduğunu göstermektedir. Üstelik bu çözümleme, “feed-back” etkileşimli “teori-pratik” disiplinine oturtulan “bilimsel tarih” anlayışına da, tam olarak uygun düşmektedir; “ortaya çıkan yeni arkeolojik ve dökümanter gerçekler, teorik tarih yazılımını, yeni bilimsel (özellikle Antropolojik) çıkarımlar da, bozuk (tahrifli) belge ve bilgileri düzeltir” anlamında… İşte müvekkilim Ali Ergin Güran, bu yeni bilgileri insanlara (anlayabilenlere) ulaştırmak içindir ki, “sosyal-medya” sitelerini kullanmak zorunda kalmıştır; normal “basın-yayın” kurumları kendisine sansür uyguladığı için…

Demek ki, ülkemize ve tüm insanlığa, bütün tarihî devirler ve çağlar üzerinden objektif olarak bakabilen, ve de büyük bir “tarihî sorumluluk” hissi taşıyan, müvekkilim gibi bir bilim adamının, hiçbir insanın –spesifik- kişiliğini hedef alması düşünülemez. O halde, müvekkilimin tepkisinin, sâdece, şikayetçi zâtın bulunduğu yüksek mevkiye uygun düşmeyen, dolayısile de Ülkemize uzun vâdede büyük zararlar vereceğini düşündürten, ve zaten Anayasa’ya da aykırı olan subjektif (dinsel) tavır ve söylemlerine mâtuf olduğu kabul edilmelidir; zaman zaman gayri ihtiyârî ağzından çıkan (ve tuşlara intikal eden), dillere pelesenk olmuş nâhoş sözcüklerden sarfınazar… Kaldı ki müvekkilim, cumhurbaşkanlığı mevkiinde oturan zâtın, paradoksallığı (akıl dışılığı) yüz yıl kadar önce Matematiksel Mantık’la ispatlanmış ve pratikte fesata yol açtığı da mükerreren görülmüş bir doktrini (dini), halka tavsiye ve telkin etmekle Anayasal suç işlediğini de düşünmektedir. Şayet mahkemeniz, din(ler)in kurgulanmış olduğu Aristo Mantığı’nın paradoksallığından (akıl dışılığından) şüphe duyuyorsa, müvekkilimin matematiksel açıklamalarını bir bilirkişiye incelettirebilir; diye düşünmekteyiz.

İşbu mülâhazalar muvâcehesinde, Ali Ergin Güran’ın, ilerlemiş yaşı da göz önüne alınarak –beraat olmasa bile- âzamî indirimle tecziye edilmesini, ve de infâzın tehirine veya kolaylaştırılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim.

AÇIKLAMA: Hem Fatih Sultan Mehmet’in hocası MOLLA GÜRANÎ’nin, hem de Kânûnî Sultan Süleyman’ın hocası İMAM-I SULTAN MEVLÂNA BEKDAŞ’ın soyundan geldiğim, dolayısile gerçek tarihimizi iyi bildiğim, ve aynı zamanda Matematiksel Mantık’tan da iyi anladığım, ve bu sûretle –Küresel- siyasî cereyanların ve istihbarat örgütlerinin güdümüne girmekten kurtulduğum için, hayatım boyunca koyu bir tecrit altında tutuldum; ki bundan dolayı da, ülkemdeki geniş bir kesim beni tanımadı, tanıyamadı. Son olarak, aldığım ceza vesilesiyle kendimi tanıtmaya kalktığımda da hiçbir avukat, yukardaki, biyografimle ve bilimsel çalışmalarımla ilgili bilgileri mahkemelere iletmek istemedi. Onun için, bir avukat ağzıyla kaleme almış bulunduğum bu izahâtı, VE TALEPLERİMİ aynen sunuyorum; metni, kendi ağzımdan yazmanın güçlüğü ve abesliği dolayısile… Ve de bugün Türkiye’de, “özgürlük”lerin düştüğü seviyeyi tesbit etmek üzere…

Ali Ergin Güran: 28/08/18